26 Nisan 2008 Cumartesi

O Zamanlar Spor Güzeldi

Ben çocukken;
Michael Jordan vardı. NBA'de basketbol oynanırdı o zamanlar. Şimdiki gibi insan azmanları değil, basketbolun ilahları oynardı. Magic Jonhson, Larry Bird vardı. Patrick Ewing, David Robinson vardı, izlerdik biz de onarı. Arada ülke dışına çıkardı bu ilahlar. olimpiyatlara giderlerdi misal. Rakipleri de vardı bu adamların. Belki çok direnen olmazdı ama bir takım üç çeyrek direnmişti bu Dream Team'e. Onlarda da vardı NBA oyuncusu. Drazen Petroviç, Tony Kukoç vardı. Olimpiyatdı orası. Olimpiyat ya işte; sadece basketbol değil, atletizm de vardı. Michael johnson vardı, koşardı mütemadiyen. 200 ve 400'de rekorlar kırardı biz çocukken. Sanki bu dünyada değil başka dünyada yaşardı bu koşucu. Koşarken arkasına yaslanırdı araba kullanırmışcasına, malum rahatına düşkün bir adamdı. Arabayla koşanlar da vardı biz çocukken. Ayrton Senna, Michael Schumacher, Mika Hakkinen vardı. Koşma ile uçma arasında gidip gelirlerdi. Misal Senna vardı; San Marino'da duvara toslamıştı. Misal Schumacher vardı; 97 yılında geçilmeyi kendine yedirememiş ve giydirmişti Villeneuve'e. Misal Hakkinen vardı; yarışın son turunda lider giderken motoru iflas etmiş, otostopla finishe gelmişti. Dedim ya zevkliydi o yıllar. Okay Karacan anlatırdı formulayı. Aynı Okay Karacan değil miydi EPL'i bize sevdiren. Aynı EPL değil miydi Fox Tv'den nefret ettiren. Çocuktuk ya o zamanlar. Keşke hep çocuk kalsak. Ne biz büyüsek, ne dünya kirlense...

Çocukken bir yerlerden atlama sevdası!

Çocukken hep bir yerlerden atlamak isterdim atlardımda!
Bahçe duvarından,
Evin balkonundan,
Çevre inşatların çatılarından!( Bizim zamanımızda inşaatlar iyikide yüksek yapılmıyordu:))
Evden çıkarken kapıyı kullandığım pek görülmemiş desem abartmış olurum...
En çokta kuma atlaması güzel olurdu... Yüksekten atlayan birinin arkasından itmek "racona" ters bir hareketti...
Tabi yüksek atlamanın teknikleri vardı.
Elle tutunarak sarkarak atlama,
Düz atlama gibi,

Her nekadar bizim mahallede yüksekten atlayamayanı dışlamasakta bazı yerlerde "A" burdan atlatayamıyor gibi dedikodular dönerdi.
Toğan Gökbakar bukonuyu biraz olsun işlediği kısa bir film...


15 Nisan 2008 Salı

Ben Çocukken No.4

Ben çocukken yazılarımın beğenilmesi üzerine bir başka blogdan aldığım teklifi boş mukavele altına imza atmak edasıyla kabul ettim. Bu yazı Live 4 it!'de ve Ben Çocukken'de beraber yayınlansın. Neyse bu kadar reklam yeter dedikten sonra Back to 80's party..

Ben abartı küçükken değil de yine de böyle tek haneli yaşlarımdayken benim bir tavşanım vardı. Evde tavşan besliyordum ben. İşte o kadar zengindik ki çiftliğimizde tavşanlar filan da vardı.. gibi birşey değil bu bildiğin anne memur baba memur memur çocuğuydum ben. Sonradan da parayı vurmadığımız için hala öyleyim. Bundan 10 yıl sonra benim çocuğum boğazda yalıda oturacak ;p şaka tabii ki neyse. Evde bu tavşanı beslerken onu, zamanında hepimizin bir veya birkaç kez yaptığı (genellikle taşınırken) bakkaldan aldığımız büyük karton kutuya koyardık. Bu bembeyaz nur yumağı denilebilecek tavşancık da her gece kutuyu kemirir dışarı çıkar gece koltukların altında cirit atarken her gece uyanıp mutfağa gittiği sırada annemin yüreğini ağzına getirirdi. Ben de o zamanlarda yaramaz, böyle yanında iki dakika dursanız boğazına yapışıp cinnet geçirmeye (cinnet geçirme mi yoksa cinnet getirme mi bunu yaklaşık 14 yıldır merak ediyorum) yol açacak bir çocuk olduğumdan mıdır yoksa içimdeki hayvan sevgisinin aşırıya kaçıp mazoşizmin doruklarına ulaştığından mıdır nedir bu tavşancığı severken pek bir hor, pek bir hovarda davranır, kullaklarından tutup çevirir çevirir dururmuşum, dursam yine iyi duvara bile fırlatırmışım. İşte böyle bir hayvan sevgim varmışken. Bu tavşan birgün evden kaçmış. Ben o zaman ne kadar üzüldüğümü şu an tam olarak anlatamıyorum zira uykudan yeni kalktığım için ayılamadım tam ama uykudan kalktığımdan beri 4 kişilik bir ailenin 2 öğününü yedim belki de. Böyle bön, böyle mal bir çocuktan büyüyünce ne beklenir ;p

Yukarıdaki paragrafta kaçan tavşan asla geri dönmedi. Asla bulunamadı da. Ben de onca yıl üzüldüm hayvancağız ne yapar koca şehirde. Kimlerin eline geçmiştir de kıyma yapmışlardır onu diye üzül üzül dur. Sonra Lost misali olaylar şekil şemal değiştirdi. Meğer bu tavşan kaçmamış, kaçmış süsü verilmiş ve babam gidip tavşanı geri vermiş. Hayatta babana bile güvenmeyeceksin arkadaş atasözü gerçekmiş lan!.. yıkıldım.. Ne diyeceğimi bilemedim. Bunu öğrendiğimde 2 yıl öncesi filan olması gerekti. Yani hayırlı evlat olmasam ertesi gün 3. sayfadaki vahşet haberlerinde ben de yer alırdım. Genç mühendis adayı ailesini doğradı diye :) (ahaha komik geldi birden :) ). Bu olaya kızgınlığım başka birşeyi hatırlamama sebep oldu. En son bu kadar kızdığımda bir pazar gecesiydi ve eve döndüğümüzde o zamanlar çok meşhur katil arılar veya mad max tarzı bir film vardı. Laaan en heyecanlı yerinde hadi yat artık sabah okul var! O zamanlarda anne babaya karşı gelmek de yok tabii (bilmediğim için olsa gerek yoksa yapardım:) ) Parliament Sinema Kulübü'nde yayınlanan filmleri bir türlü ağız tadıyla izletmediler bana. Şimdi hatırladım yine sinir oldum. Hayatımın bir döneminde en büyük zevkimden mahrum bıraktılar beni. Ama yine de sevdikleri için yapmışlar o yüzden birşey demiyorum. İçimde kaldı resmen ha. Ne de güzel başlardı. Ne de güzel biterdi. Mad max, katil arılar, sinek adam,.. Dünyada nükleer savaş olsa da heryer Mad Max'teki gibi olsa diye büyük istek var hala içimde :) Manyağım gibi sanki. castlayka driiim ay bee hee bii ayy bii oooll may layf vid yuu.. bu şekilde söylemeye çalışmamı o zamanlar kaydedip youtube koysaydım, şimdilerde 10 milyon kez izlenmiş olurdu.



Parliament Sinema Kulübü zamanları yine, gazoz kapağı biriktirirdik. Evde heryer gazoz kapağıydı. Nerde kim bir cam meşrubat şişesi açmış, yanında bitiverip kapağını isterdim. Sanki cepheye mermi taşıyorum. Bazı kapaklar da zor bulunurdu çok değerli olurdu. Manyaklık işte. Sonra bunları misket gibi diz güzel mermer taş bul onunla oyna. Mermer taş bulmak için kendimi paraladım ben. Eski evin orada mermerciler vardı boş arsaya attıkları mermer parçalarını arardık. Öylesine heyecanlı ki, kaybettiğin zaman hissettiğin o üzüntü, o perişanlık... Kendim ölsem o kadar üzülmezdim herhalde. Sonra herkes elindeki kapakları sayar birbirine hava atmaya çalışırdı. Birgün oturdum sayıyorum gazoz kapaklarımı. Baktım ki bana göre az. Sayılarda mod işlemini kendi kendime icad ettim. 20'ye kadar sayıyordum ve bunu 100 olarak kabul ediyordum. Sülün Osman'ın küçüklüğü sanki pislik :) Sonra yaklaşık 2000'lerdeyken ben böyle biri değilim deyip efendi efendi saydım. Kaç çıktığını hatırlamıyorum. Saymayı bitirememiştim. Sonra dışarda 1900'de kaldım diyince bende 4000 tane var diyen çocuğa saymayı bitiremediğimi bir türlü anlatamadım. Dinlemedi adi. Gözlerim yaşardı lan şimdi. Niye dinlemedin beni a insafsızın oğlu. p.ç diyesim geldi ama demiyorum :)
Bir de bunlara sinirlendiğim kadar da birşeye sinirlenmiştim. Neye sinirlenmiştim. Salıncağım vardı benim evde kurup sallandığım. Ama bildiğin parktaki salincak. Taşınırken arasına parmağım sıkışmıştı o kadar canım yanmıştı ki Allahımm sanki elimi ejderha ısırdı. Öldüm sandım. O günden sonra nefret ettim ondan. Geçen yazımda demiştim ya serap sana bakarken salıncaktan düşüp kafamı yardım diye. Neyi sevdiysem hep bana zarar verdi işte. Hayatımdan sevdiğimden yaşadığım ikinci acı da buydu. Hep de salıncak mı vardı işin içinde? Küçükken öyleydi işte.. Sonra biz büyüdük, kirlendi dünya.. Hatta küresel biçimde ısındı ben de şimdi soğutmak için çalışıyorum.. Ama salıncak.. İçim burkuldu..

Çocukluğum bitmiyor tabii ki burada. Diğer Ben Çocukkenler için,
Ben Çocukken N0.1 burada
Ben Çocukken No.2 burada
Ben Çocukken No.3 burada